William Sheakespeare 1564’te İngiltere’de
doğmuştur.John Shakspeare’in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur.1582 yılında
18 yaşında,kendinden 8 yaş büyük olan Anne Hattaway ile evlenmiştir.Bu
evlilikten 5 çocuğu olmuş, fakat 1 oğlunu 1596’da kaybetmiştir.Yaşamının
son dönemini Stadford’da geçirmiş ve 23 Nisan 1616’da ölmüştür.
Ben Sheakespeare’in aşağıdaki
sözünü biraz açıp,anlatmak istediği konuyla ilgili fikirlerimi açıklamaya
çalışacağım.
” İnsanların çoğu
sevmekten korkuyor kaybetmekten korktuğu için,
Düşünmekten korkuyor
sorumluluk getireceği
için,
Konuşmaktan korkuyor
eleştirilmemek için,
Yaşlanmaktan korkuyor
gençliğinin
kıymetini bilmediği için,
Unutulmaktan korkuyor dünya’ya iyi birşey
vermediği
için,
Ve ölmekten korkuyor aslında
yaşamayı bilmediği için.”
Sheakespeare burada ”kokru” kavramını
ele almıştır. İnsanlar bu sözü kendilerini eleştirmeye açık bir biçimde
okurlarsa kendilerinin de böyle olduklarını rahatlıkla görebilirler. Çünkü
her insanın korkuları ve saplantıları
vardır. Bazıları
gururuna yediremez ve bunu inkar eder.
Korkular ve saplantıları
olan biz insanlar, onlardan
kurtulmak için önce tanımlarız, çünkü
inanırız ki tanımlayarak ne yapacağımıza daha kolay karar veririz.
Ama bu yanlıştır, çünkü herşeyi
tanımlamak mümkün değildir. Belki bu tanımladığımız şeyleri yanlış
tanımlıyoruzdur. Onun için korkularımızı bilmek ve kabullenmek de o kadar
kolay bir olay değildir. Zaten bunu başarabilen kişi sayısı çok azdır. Bu
yüzden de Sheakespeare sözünün başında ”insanların çoğu” diye belirtmiştir.
Hatta belki o bile bazı korkularını kabullenememiştir. Belki de, bu sözü
kendinden esinlenerek yazmıştır.
Korkularımızla
yüzleşmenin bizi, kendi içimizde açığa çıkardığını düşünebiliriz. Çünkü
korkularımız ciddi bir biçimde hayatımızı yönetir. Bizi durdurur ya da yer
yer atağa geçirir. En önemlisi güvensizlik duygumuzu arttırır. Bu yüzden
önce korkularımızı bilmemiz ve tanımlamamız gerekir, sonrada onlarla
savaşmaya ve yenmeye çalışmalıyız. Bunu ne kadar başarabilirsek kârdır.
Tabiî bu arada kendimize karşı
da dürüst olmalıyız. Bazı korkularımızı yenemesek de onları bilmek ve
kabullenmek bile başarıdır. Sheakespeare
bu kadar açıklamayı ve hayatın en önemli
gerçeklerinden birini altı satıra sığdırmıştır.Bize ise bu sözü düşünmek ve
ders alıp hayatımızda ona göre hareket etmek düşer.
Korkuyla ilgili bir hint masalında;
Sürekli kedi korkusuyla yaşayan
bir fare vardır.
Fareye çok acıyan bir büyücü onun acılarına dayanamayıp onu kediye
dönüştürür. Fakat fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı halde bu kez
de köpek korkusu içine girmiştir. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür.
Kaplan olan fare, sevineceği yerde bu kez de avcıdan yani insandan korkmaya
başlar. Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan
yok, onu tekrar eski haline dönüştürür
ve der ki ”Sen cesaretsiz ve
korkaksın. Sende sadece bir farenin
yüreği var. Bu yüzden benim sana yardım etmem imkansız.”
Bu hikayedeki fare ile, Sheakespeare’nin sözündeki
insanlar özdeşleştirilmiştir. Biz de
üstesinden gelmez ve onları
kabul edip yenmeye çalışmazsak düşeceğimiz
durum budur.
Sonuç olarak; Sheakespeare bize yani insanlara bir hayat
dersi veren yaklaşımını
edebi sözlere dökmüş, gerisini bize
bırakmıştır. Eğer bu fare gibi olmak
istemiyorsak bu sözden ders almalı ve korkularımızı yenmek için çaba
harcamalıyız.
Hoca’nın günlük Türkçemize
uyarlanmış şekli öğretmendir. Ben ise burada hoca kelimesini eğitmen
anlamında kullanacağım çünkü öğretmen, adı üstünde, sadece öğretir,
bildiklerini ya da tanımlanmış ve sorumlu kılınmış olduğu bilgileri
öğrenciye verir, görevi budur. Okullarda ya da kurslarda genellikle yapılan
budur.Eğitmen ise öğrencisini hayata hazırlar.
Hocalık kolay bir şey değil.
Biraz pedagog, biraz psikolog, biraz sert, biraz yumuşak,biraz akıllı,bazen
pratik,bazen ağır,belli ölçüde de yaptığınız işte başarılı olmak gerek.O
işin ustası olmaya gerek var mı,bence yok,yani şart değil.Öyle ustalar var
ki sanatında çok başarılı ama öğretme yeteneği yok,ya da sabrı yok, ya da
başka bir şey.Çok iyi bir matematik hocasının dünyanın en iyi
matematikçilerinden biri olması gerekir mi?
Hoca’nın Japonca karşılığı
“sensei”dir.Aslında iki kelimeden oluşmuş bir kelime olup Türkçe tam
karşılığı “önceden doğan kişi”dir.Burada yaş farkı değil bilgi ve
tecrübe farkıdır önemli olan.
Hocalık ciddi seviyede sabır ve gözlem yeteneği gerektirir.Aikido
genel olarak unaerobik sporlar grubunda kabul edilmesine rağmen
aerobik olarak da,unaerobik olarak da calışılabilir.Bence her
iki şekilde de çalışılmalıdır. Sanatın felsefesinden ve yaşam
biçiminden de sık sık dem vurmak gerekli tabii.Asıl amacın teknik
olmadığını,öğrendiğimiz tekniklerin dolaylı olarak neleri etkileyebileceğini,yaşamımıza
nasıl olumlu katkılar sağlayabileceğini anlatmak gerek.Bu noktada
ciddi bir sorun olabilir,çünkü siz hocasınız ve örneksiniz.Siz
ne kadar tutarlı iseniz,öğrencileriniz de o kadar tutarlı olurlar.Hani
şu meşhur laf var ya..”hocanın dediğini yap,yaptığını yapma”.Eğer
bir öğretmenseniz bu mümkün ama bir eğitmenseniz mümkün değil,tutarlı
olacaksınız. “Neden böyle yan yan yürüyorsun,düzgün yürüsene”
diye çıkışır anne yengeç çocuğuna. “Tamam anne” der çocuk, “sen
önümden düzgün yürü,ben seni taklit ederim”. Eğitimde hareketler
sözlerden önce gelir.
Çalışma arkadaşına kucağında
bir bebek tutarmış
gibi davran....
Morihei Ueshiba
Hoca aynı zamanda bir
liderdir.Yönetmez,sadece yol gösterir.Yol’u görebilen görür.Bu,iş yaşamında
da böyledir.Liderler,tipik yöneticilerden daima daha başarılıdırlar.İki
kavramın farklarını maddeleyerek kategorize edersek;
YÖNETİCİ insanları
çalıştırır,
LİDER onlara ilham verir…
YÖNETİCİ kudrete güvenir,
LİDER iyi niyete…
YÖNETİCİ korku uyandırır,
LİDER’den sevgi yayılır…
YÖNETİCİ ben der,
LİDER ise biz…
YÖNETİCİ kimin hatalı
olduğunu gösterir,
LİDER neyin hatalı
olduğunu…
YÖNETİCİ nasıl
yaptırılacağını anlatır,
LİDER nasıl yapılacağını…
YÖNETİCİ saygı görmek ister,
LİDER saygıyı hak eder…
Hocalık yapan ya da yapmaya
yeni niyetlenen arkadaşlarıma öğrenmekten vazgeçmemelerini mutlaka öneriyorum. Farklı hocalar tanıyın, bunu kıyaslamak için değil, bakış
açınızı genişletmek için yapın. Seminerlere katılın. Antrenörlük kurslarına
katılın. Bu kurslar bir formalite gibi gözükse de emin olun ki öyle değil,
öğrenilecek çok şey var istedikten sonra. Çin savaş sanatçılarının güzel bir
lafı vardır; “uçan kuştan bile öğreneceksin”.
Bazı hocalar çok katıdır.
Disiplini sağlamak için aşırı sertlik uygularlar, inanılmaz kurallar
koyarlar. Ama unutmamak gerekir ki yasaklar eninde sonunda karşı hareketleri
ve merakı doğurur.Ben kendi yaşamımda gördüm ki bazı hocalar
öğrencilerinin,kendinden başka bir hocanın bir seferlik dersine gitmesine
bile izin vermiyorlar.Ancak bir gün öğrenci kaçıp böyle bir şey yapar da
tesadüfen bir de etkilenirse hemen hocasını değiştiriyor. Halbuki bence buna
gerek yok, hocayı değiştirmekte anlamsız ve gereksiz belki ama, hocası
zamanında ona izin verseydi sonuç eminim farklı olacaktı. Çünkü aynı öğrenci
sadece merakını yenmek için ya da daha bilinçli olarak sadece farklı
yorumlar görmek için gidecek ama kıyaslama yapmaya ihtiyaç duymayacak, sonuç
olarak kaçmayacaktı. Hocalığın amacı boyunduruk vurarak öğrenciyi sürüklemek
değil, aslında sonsuz özgürlüğe ve salt sevgiye giden o güzel yolu, ona
göstermek olmalı.